Kayıtlar

VARLIĞIN SIRRINA DAİR

Resim
  İnsan yerleşik düzene geçtiği zamandan bu yana hayatın yeniden üretilmesi yani reproduksiyona ayrı bir anlam verdi Hitlerden günümüze insanı bir hammadde olarak gören faşizm için her doğan çocuk kişilikten arınmış toplumsal bir varlıktır. O yüzden doğum ve ölüm faşizm için sıradan bir sürü faaliyetidir. En az 3 -5 çocuk diyerek sürüye birey katmanın peşindedir her çağın faşizmi. O yüzden “ırk” “cinsiyet” “toplumsal rol” “kadın-erkek ilişkisi” kavramları   gündelik hayattaki faşizme karşı   bir duruşu da içermektedir. Bir batı toplumu hikayesi değil bir insan olma hikayesini anlamalıyız. İş bölümünde annenin geriye; eve çekilirken fiziksel gücüyle babanın öne çıkması çocukla anne arasındaki ilişkiyi tüm canlılardan daha da derin hale soktu. Pek çok canlı için anneyle olan ilişki dönemi haftalar yada aylarla ifade edilirken insan için bu neredeyse ömrün sonuna kadar hatta bazen ondan sonrasına uzanan bir sürece dönüştü. Peki anne çocuk ilişkisi doğumdan önceye hat...

Türkiye, Ukrayna ve İngiltere'den insanlar için Avrupa vatandaşlığı? Neden Olmasın

Resim
 (Ne diyordu Vizontele'de Yılmaz Erdoğan : Valla benim aklıma gelmişti. Bugün Guardian'da okuduğum makale için tam da bunu düşünüyorum. Yıllardır Sispyhos misali vize kuyruklarında , hayatında bir kez bile vize sırasına girmemiş Türk ve Avrupalı memurların yaptığı düzenlemelerin altından kalkmaya çalıştım. İpsala'ya kadar gidip Feres'de suvlakiyle uzo içememek bana dünyanın en saçma şeyi olarak göründü. 129. kez vize alıp aynı şeyleri tekrar Avrupa'nın egemen devletlerine izah etmek zorunda kalma saçmalığına dair ülke sınırlarında kimsenin beni ne anladığını ne de anlattığını düşündüm. Türkiye'nin Avrupa'ya doğal yolculuğu sadece tektonik hareketlere değil 1071'den beri devam eden bir insani ilişkiye dayanır. Bu doğal bağın 12 Eylül'ün az gelişmiş askerleri insanlar kaçamasın diye Avrupa'ya altın tepside sundukları ve günümüz yönetiminin manasız pazarlıklarla sırtını döndüğü vize serbestisi ile koparılmasını aklıma almıyor. Ve tam bu anda beni h...

HAYATIN ANLAMI

Resim
  “Sonlu bir hayatta anlam aramak , hele ki sonun zamanlaması bu denli belirsizken akıl dışı geliyor.”  Varoluşçu felsefeyi Paulo Coelho anlatsa herhalde kısa özeti bu şekilde yapardı. Şükür ki insanların ancak  sınırlı bir azınlığı Varoluşçuluğun adını duymuştur ve duyanların yada duymayanların çok daha küçük bir azınlığı bu anlamsızlığı tanımlama konusunda üzerlerine bir görev düştüğü kanısındadır. Yaşamın anlamsızlığını ve sonunun ölüm olduğunu biliyoruz. "Hayatı baştan yargılandığımız bir mahkemede sonunun idam olduğu gerçeğine sırtını dönerek" yaşayan milyarlarca insan ile dünyayı paylaşmaktayız. Hayat benliğimizin farkına vardığımız ilk andan , bilincimizin yok olduğu son ana kadar koşturan bir geri sayım saati aslında. Hatta bundan para kazanan uyanık bir tasarımcının kişiye özel saatler tasarladığını görmüştüm bir defasında. Saatinizin duracağı yaklaşık zamanı sizin demografik özelliklerinizden yararlanarak belirliyor, saati çalıştırıyor ve size teslim ediyor. Ama...

GRACIAS A LA VIDA

Resim
  Hayatınızda hangi günü tekrar tekrar yaşamak isterdiniz? Bu sorunun sorulduğu Groundhog Day filmini yada Türkçeye konuyu satır satır çeviren adıyla “Bugün Aslında Dündü’yü yazmak için filmi tekrar izlemeye ihtiyaç duymadım. Filmi çok defa izledim. Ama   bir defa bile izleseniz sizi saran o tuhaf kurgusuyla neredeyse beyninize yerleşir ve artık her sahnesi bıkmadan seyredilecek birer masalsı ayrıntıya dönüşür. Nasıl ki masalları ezberlemek için çaba göstermezsek bu hikayeyi de ezberlemek için fazla çabaya ihtiyaç duymayız. Hollywood’un film fabrikasında üretilen milyonlarca içerikten bir tanesinin de bu denli başarılı, unutulmaz ve yer tutucu olmasına şaşmak için sebep yok. Milyonlarca zar atarsınız ve biri de Groundhog Daydir. Bu hikayeyi tekrar özetlemek hem saygısızlık hem de haksızlık olacaktır. Film seyretmeyle derdi olmayan herkes bu filmi ya seyretmiştir yada seyredecektir . O yüzden hikayeyi anlatarak zaman çalmaya gerek görmüyorum. Bir günün yada bir anın...

ÖLÜRSE TEN ÖLÜR

Resim
  “hayat aslında 40 yaşında başlar. O yaşa kadar araştırma yaparsınız”  (Karl Gustav Jung/aktaran selim) Yaşlanmak kaçınılmaz bir gerçek. Doğduğumuz günden itibaren yaşlanıyoruz. Ama belirli bir eşikten sonra yaş bir ziynet eşyası olmaktan çıkıyor ve prangaya     dönüyor. Ben bu kelepçenin ruhu sıkan halkalarına uzun zamandır itiraz ediyorum. Başlangıçta    bu konudaki tavrım doğum günlerini kutlamazsan yaşlanmazsın şeklindeydi. Önce kendimin sonra diğer insanların doğum günlerini unutarak, atlayarak ve kutlamayarak hayatı taze tutmaya çalıştım. Soranlara 32 yaşındayım dedim. Hayatta kazandığım ünvanlara “Emekli” sıfatı da eklenince yaşlılıkla ilgili daha alıngan olmam gerekirdi belki  ama emeklilikle yaşlılık arasında bir bağ kurmadım. Yaşlılık aslında tümüyle izafi bir haldi çünkü kendinizden daha genç insanlarla rekabet etmediğiniz sürece yaşlı olduğunuzu hissetmenize olanak yok. Rekabeti nasıl tanımlayacağız. Benim anladığım   rekabet ha...

ICH BIN EIN BERLINER

Resim
  Arte Kanalında dizi izleyip bir de bunu yazıya dökmenin 2023 Türkiye’si için bile (belki de tam onun için;) hafiften bir salyangoz ticareti olacağının farkındayım. Beşiktaş’ın durumu iyi olsa bile Digitürk’de en çok Mezzo izleyen ve gerçekten de salyangozları mideye gümbürdetmiş biri olarak daha pek çok benzer icraatım var. Beni bilen biliyor zaten. “ Beyazların yöresinde nasibim kalmadı yerlilerin topraklarına kar ş ı ş uç i ş ledim zorbaların arasında tehlikeli bir nifak uyrukların arasında uygunsuz biriyim ” Neyse konumuz bu değil. Konumuz   ne zaman Almanya’ya yolum düşse Televizyon’da takılmadan duramadığım Arte Kanalın Smart TV’ye yüklediğim versiyonunda rast geldiğim 6 bölümlük süpersonik, fırtına gibi ve   taptaze dizisine dair. İstanbul’un daha adam gibi içki içilen, bisiklete binilen, araba sürülen, yolda yürünen, lezzetli sosisler yenilen ve daha az deniz daha fazla nehir içeren versiyonu, hadi diyelim üvey kız kardeşi Berlin’e dair bir hikaye ...

İŞ BANKASI RESİM HEYKEL MÜZESİ AÇILIRKEN

Resim
  İstiklal Caddesi, Cadde-i Kebir. Ne demiş Napolyon : Dünya tek bir ülke olsa başkenti İstanbul olurdu. Ben de; Türkiye tek bir şehir olsa yani İstanbul olsa başkenti de tereddütsüz İstiklal Caddesi olurdu diye ekleyeyim. 2015 yılının Ağustos ayının son cumasında Beyoğlu Şube Müdürü olarak adımımı atmıştım İstiklal Caddesine. Bankacılık tabiri ile sahaya inmiştim. Genel Müdürlükte geçen onca yıldan sonra artık Şube Müdürlüğü yapacaktım. Yüzlerce kez geldiğim cadde bu defa 1909’da yapılmış ve 1953’den beri İş Bankasına ev sahipliği yapan binasının kapısını caddenin en güzel noktasında açmıştı bana. Binamız adını İtalyan Kahraman Garibaldi’den alan eve dayamıştı sırtını, yanında Odakule denilen nahoş yapının istilasına rağmen varlığını koruyan Katolik Kilisesi ile zaman makinasından fırlamış gibiydi. Kimlerin gelip kimlerin geçtiğini sayamayacağımız bir mekanın son konuğu olacağımı bilmeden ama tahmin ederek girmiştim bu “3 İstanbul” Romanından fırlamış Fransız işi ...