Kayıtlar

“Christopher Nolan”ın Odysseus'u

Resim
Christopher Nolan’ın Odysseus’u devasa bütçesiyle bağımsız sinemaya ne denli uzak olsa da, insanlık tarihinin bu en eski hikâyesini dünyanın gündemine taşımak, Hollywood sıradanlığının çok ötesinde bir iş olarak takdiri hak ediyor. Üşenmeyip Türkçeye çevirdiğim bu yazıda da tam bundan bahsediliyor. (Çeviriyi bugünkü Yeni Arayış’ta okuyabilirsiniz) https://www.lrb.co.uk/the-paper/v48/n14/emily-wilson/an-uncomplicated-man Homeros’u İngilizceye çeviren Emily Wilson, filmin pek çok eksiğini çekinmeden eleştirirken, bu filmin sağladığı popülerliğin kendi kitap satışlarını uçurduğunu da gizlemiyor.  Türkiye’de de İş Kültür Yayınları Azra Erhat–A. Kadir elinden çevrilen Homeros’un reklamlarını döndürüyor. Sevgili Aytek Soner Alpan, Homeros’un ekonomisini kaleme aldı: https://katmanportal.com/odysseianin-iktisadi-dunyasi-ithakeye-donusun-iktisadi-i-tercih-kitlik-ve-nostos/ 2020 yapımı Odysseus belgeseli meraklısı için Arte Kanal’da tekrar yayına kondu: https://www.arte.tv/en/videos/RC-0179...

Faiz kuru ve sebepsiz koltuk zenginleşmesi üzerine

Resim
  Bankacılık yaptığım yıllarda, müşteriler sıkışıp ödemelerini yapamaz hale gelince, kredilerinin “Varlık Fonuna” devrolacağını söylerdi. Psikopatolojik ekonominin sahasına giren bu bilinç ve dil sürçmesinde kastedilen tabii ki Varlık Fonu değil, Varlık Yönetim Şirketi’ydi. Bu yanlışlığın arka planı çok katmanlı olmalı. Bir katmanında, Varlık Fonu’nun arkasında “reis” olan, her derde deva bir yapı olarak lanse edilmesi yatıyor. Dara düşen vatandaşın, “reis bir şekilde yardım eder” beklentisiyle Varlık Yönetim Şirketi’ni Varlık Fonu sanması tesadüf değil. Dara düşen ülkeye çare olarak kurulan Varlık Fonu’nun, takibe düşen vatandaşı nasıl kurtaracağını düşünmek nafile olsa da, Einstein’ın dediği gibi önyargıyı aşmak atomu parçalamaktan zordur. Müşteriler; Bankaların batık kredilerini, yani aktiflerini= varlıklarını ucuza satın alıp şahin gibi tahsilata çalışan Varlık Yönetim Şirketlerine devrolan borçların nasıl takip edildiğini görseler, o kadar istekli olmazlardı herhalde. Varlık Y...

Kapitalizmin kan emici vampir olarak portresi

Resim
  Julian Radlmaier’in Kan Emiciler (Blutsauger – Bir Marksist Vampir Komedisi, 2021) izlediğim ilk Radlmaier yapımı olmasına karşın bu filmi kaleme alamamıştım.  Nadiren de olsa yazmadığım filmlerdendi. Yönetmenin uzun metrajlı üçlemesinin ortadaki parçasını tamamlamak için filmi tekrar izledim ve bu sefer   oturdum klavyenin başına. 1 ve 3 ü yazdıktan sonra 2’yi atlamak olmazdı. Film, Karl Marx’ın Kapital’indeki ünlü vampir metaforlarını merkezine alıyor. Marx kapitalistleri şöyle tarif ediyor:  “Sermaye, ölü emektir; vampir gibi yalnızca canlı emeği emerek yaşar ve ne kadar çok emeği emerse o kadar çok yaşar.” Bir başka pasajda ise şöyle devam eder: “Vampir, emdiği kanı kuruyana kadar kurbanını bırakmaz… Proleterin kaslarında, sinirlerinde, kanında hâlâ sömürülecek bir damla kalana kadar elini çekmez.” Radlmaier bu eğretilemeyi lafın gelişi bir benzetme olmaktan çıkarıp kelimesi kelimesine hayata geçiriyor. 1920’lerin sonunda, Kuzey Denizi kıyısındaki lüks bir...

Benim taytım benim kararım

Resim
  2010’ların başlarında Türkiye’de bisiklet popüler hâle gelmeye başladı. Sosyal medyanın, özellikle Facebook’un kral yılları olması da buna çok katkı verdi. Caddebostan-Kartal bisiklet yolunda her akşama bir bisiklet grubu düşüyordu.  Perşembe akşamı çıkanlar kendine PAB yani Perşembe Akşamı Bisiklet grubu adını bile vermişti. Ben Çarşamba buluşan Pedalşör grubuna dahildim.  Bisiklete usulünce binmeyi “Mahsus” kod adlı Aydın’dan öğrendim. Aydın en iyi bisiklet markalarından biri olan Specialized’de çalışıyordu o zaman.  Mahsus ya da Aydın’ın bana söylediği söz aklımdan hiç çıkmadı: “Abi bisiklet önemli değil, bisiklete binenin aksesuarı tam olmalı.”  Yine buna bağlı olarak kulağımda yer eden diğer söz, “çalışır durumda bir bisikletin sizi dünyanın öbür ucuna götüreceği” idi.  Bu iki bilgiyi birleştiren orta zekâlı biri bisiklete binerken kıyafetin ve ekipmanın önemini kenara yazar.  Bisiklete binmek dışarıdan eğlenceli görünür ama yokuşu çıkmak, inişt...

Burjuva Köpeklerinin hazin hikayesi

Resim
  Churchill’e atfedilen “20’sinde sosyalist olmayanın kalbi, 40’ında hâlâ sosyalist olanın aklı yoktur” sözü, ne kadar kötümser görünse de, dünyanın halini tasvir etmede oldukça başarılıdır. Sosyalizm ruha ve iyi duygulara hitap eder; eşitlik, adalet ve dayanışma gibi evrensel özlemleri harekete geçirir. Ancak bir yönüyle de akılcılık ondan uzak durmayı zorunlu kılar. Reel sosyalizm adına yapılan uygulamalar, bu kötümser tezi maalesef güçlü şekilde destekler. Özgürlükçü olma iddiasıyla yola çıkan bir ideoloji, tarihte az rastlanır bir despotizmle sonuçlanmıştır. Acı, kan, gözyaşı ve insan onuruna aykırı pek çok uygulama, sosyalizm paketinde servis edilmiştir. Sosyalizm, insanlıkla kurulan ne seninle ne sensiz bir aşk-nefret ilişkisi olarak kodlanmıştır. Alman yönetmen Julian Radlmaier’in ideal sosyalizmi öne çıkaran filmlerini ardı ardına izlediğinizde, bu çelişkileri içselleştirmemek imkânsız hale geliyor. Almanya gibi sosyalizmin adeta ebeliğini yapmış bir ülkede, bir dönem ülken...

Kemal Kılıçdaroğlu'na neden minnettarız?

Resim
  Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir tür metamorfoz geçirerek muhalefetten iktidar cephesine eklenmesi, Türkiye siyaseti için şaşırtıcı olmasa da, objektif bir bakışla eşine az rastlanır bir tablo ortaya koydu. Siyasetin her zaman bir çembere dâhil olma anlamı taşıdığı doğru; ancak Kılıçdaroğlu’nun ve dar çevresinin kendilerini dışarıdan değerlendiremeyişleri, işi basit bir siyasetçi refleksinin ötesine taşıyor.  Kılıçdaroğlu safına çekinmeden dâhil olan ve insan olarak çok sevdiğim bir dostum, konuyu pragmatik bir şekilde izah ederken “bazen kaybedenin yanında olmak da getirisi olan bir seçimdir” demişti. Siyasetin ya da batılı dillerdeki karşılığıyla politikanın, sözlük anlamı itibarıyla bu tür fırsatçılıklara her zaman açık olduğunu biliyoruz. Machiavelli, Prens adlı eserini bu gerçekliğin açıklanmasına adamıştı. Siyasetçiliğin özünde, Prens’te anlatılan hedefler yer alır. Bu hedeflerin kriterleri arasında toplumsal faydanın maksimizasyonu her zaman öncelik taşımaz. Siyaset, siyase...

2 bisiklet 2 bisikletçi ve sosyalizmin hayaleti

Resim
  Haziran ayının önemli bir kısmını bisiklet üstünde geçirdim. İsveç’ten Polonya’ya, oradan Almanya’ya ve nihayet Yunanistan’a uzanan bu uzun maceranın anılarını kalıcı kılmak, geçtiğimiz yolları, kaldığımız yerleri, yediğimiz yemekleri ve tabi ki başımıza gelenleri unutmamak için bir blog açmıştık ( https://2riders2bikes.blogspot.com/?m=1 ) Her ülkenin, her şehrin kendi özgün rengiyle şekillenen hikayeleri vardı. Almanya’ya Polonya sınırının olası en kuzey noktasından girmiştik. Polonya Pomerenya sahilinde geçirdiğimiz beş günün sonunda kendimizi Almanya’da, daha doğru ifadeyle eski Doğu Almanya topraklarında bulduk. Bisiklet turumuzun en zorlu sınavlarından biri Haziran sıcağında Almanya etabı oldu. Polonya sınırından Berlin yönüne ilerlerken bakkalsız, kafesiz köylerden geçiyorduk. Susuzluk bizi iyice zorlarken yol boyunca imdadımıza yetişen kiraz ağaçları oldu. Kasabalarda gördüğümüz pahalı kirazların tam aksine, kuşlara ve yoldan geçenlere bırakılmış bu ağaçlara önce çekinere...