Yeni Parti’nin çerçevesi

11.08.2026
Dünyanın en çok Kürt nüfus barındıran şehrinin yani İstanbul’un Belediye Başkanı 500 gündür hapiste. Dünyada Kürtlerden en çok oy almış siyasetçi ise 3500 günü aşkındır hapiste.
Ekrem İmamoğlu ve Selahattin Demirtaş’ın ortak paydaları oldukça fazla. Meşru siyasetin sınırlarını kendi olduğu nokta olarak çizen ve Nasrettin Hoca’nın Dünyanın Merkezi fıkrasına çok benzeyen bir siyasi anlayışın doğal sonuçlarını yaşıyoruz.
Tabii ki iktidar için bu söylemlerin bir karşılığı yok. Meşruiyeti seçim sandığına ve 1 fazla oya indirgeyen bir anlayış ile karşı karşıyayız. Bu anlayış kuvvetler ayrılığını rafa kaldırarak ne yapsa haklı konumuna kendini taşıdı. Türkiye’de her gün üstüne basarak vurgulanması gereken bu konunun neredeyse unutulduğunu da görmek işin en dramatik yanı.
Kuvvetler birliğine varan bir yapıda yürütme ile yargı arasındaki ilişki yeniden tanımlanıyor. Yargı deyince tabi özel hukuktan kamu hukukuna uzanan bir çerçeveden söz ediyoruz. Özel hukuk alanında yani bireysel hukukta kuvvetler ayrılığının negatif etkilerini görmek için büyüteç kullanmak gerekir. Zaten yanılsama da burada doğar. Bugün politik davalara bakan ve politik yargıdan, kuvvetler birliğinden şikayet eden en muhalif avukat bile özel hukuk alanında yargıya (genellikle) güvenir ve buradan asıl gelirini elde eder.
Zaten sistemin işleyişini ve inandırıcılığını sağlayan temel mekanizma bu. Hukuk siyasallaşmış ama özel hukuk alanında eşitlik iddiasını koruyor. Boşanmak isteyen bir çiftin adresi ile Demirtaş’ın AİHM kararlarını reddeden adres aslında aynı. Boşanırken hukuki ama iş diğer tarafa gelince siyasi.
Baktığınız açıya göre bu tabloyu hukuk/yargı bağımsız diye yorumlamanız olası hale gelir. Gücü yani meşruiyeti ele geçirip siyasi gündemi bükme konusunda genel parantezde Kürt sorunu dediğimiz konuya dair yapılanlar ibret verici hale geldi.
Aynı ülkede ama paralel bir dünyada yaşıyor gibiyiz. İktidarın kendi kullanımına ayrılmış kavramlar olarak ötekileştirme, hain ilan etme ve yok sayma ile geçen zamanlar yerini bambaşka bir iklime bıraktı.
Konu aynı, kişiler aynı, kavramlar aynı, tarih aynı ama birden senaryo değişti. Barış süreci olarak başlatılan kurgu şimdi içerikten bağımsız bir Çerçeve yasanın soğuk kurgusuna dönüştü.
Burada kritik kavram “Yasa” buna çerçeve diyerek bir isim konmuş oluyor. Çerçeve Yasa yerine mesela neden “Temel Yasa” ya da “Düzenleme Yasa ” yada “Plan Yasa” denmiyor. Çerçeve ne demek? Bir çerçeve sonsuz olasılık sunar. Ufuk çizgisinin bile çerçevesi vardır. Öte yandan vesikalık resim de çerçeveye sığar. Dolayısıyla politik tercihlerle kurgulanmış bir sürece konulan isim de anlamsız kalıyor.
Yasa olması yeterli; ister çerçeve olsun ister başka bir şey. Yasa mı yasa. Bu noktada sıkça referans verdiğim bir akademik makaleye tekrar geri dönmek isterim. Mahkemeler/yargı demokrasi ilişkisine dair bu makalede Türkiye bahsi geniş bir yer tutuyordu. İktidarın iktidar etmesini engelleyen hukuksal süreçlerin nasıl tersine döndüğü anlatılıyordu.
https://yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209
Bu kavramsal çerçeveyi akılda tutarak tekrar öze dönelim. Çerçeve Yasa’ya bakıldığında Kürt sorununun Kürt ayrılıkçılığı için mücadele etmiş örgüt üyelerinin affedilmesini merkezine aldığı görülüyor. Devlet Bahçeli’nin daha da açık ifadesinde Abdullah Öcalan’ı “Umut Hakkına” davet eden bir kurgu bu. Tabii ki Bahçeli ne derse olmuyor. Yine de esas olarak yasa çerçevesi içinde temel amacın Kürt Hareketinde rol almış insanların yasa karşısında durumları olduğunu görmemek olası değil.
Bu noktada Barış Süreci başladığında ironik olarak söylediğim cümle geliyor. “Kürt Sorunu Yoktur.” Ve devamı “Yeterince sorunumuz vardır”
https://yeniarayis.com/yazi/kurt-sorunu-yoktur-yeterince-sorunumuz-vardir-8011
İktidar çevresinin zaten muhalefetin talebi olan ve yıllarca kendisinin karşı durduğu söylem ve hedefleri benimseyerek yol alması ister istemez ikinci argümana yani yeterince sorun olduğunu düşünenlere kafa karışıklığı veriyor.
İktidara karşı olmanın her zaman iktidar talep etmek olmadığını AKP’nin 20 yılının önemli kısmında muhalefet izlenimi veren Kılıçdaroğlu’nun asıl misyonunu gördüğümüzde anladık.
Bütün bu parametreler içinde bir kısım insanların ve mümkünse “Abdullah Öcalan”ın simgesel özgürlüklerine sıkıştırılan bir çerçevenin yetmez ama evet bile almayacağı ama bunu yapmadan da hiçbir tartışmanın başlamayacağını bilmek gerekiyor.
Türkiye’de Kürt sorununun ya da herhangi bir sorunun tek bir kişinin özgürlüğünü kazanmasıyla alakası olmadığını Rahip Brunson’dan Deniz Yücel’e kadar çok iyi öğrendik.
Yeni Parti’nin tutumu, milliyetçi muhalefetin kredi toplama reflekslerinden farklı bir yerde duruyor. Yasanın eksiklerini, demokratikleşme ayağının olmamasını ve sorunu yalnızca örgüt üyelerinin hukuki durumuna indirgemesini görmezden gelmeden, süreci sabote etmemek gerekiyor.
Dar ve keyfi bir çerçeve bile hiç olmamasından iyidir; yıllardır kapalı kalan kapının aralanması, İktidarın Makyavelizmini unutturmaz. Ama biz bunu zaten bilmiyor muyuz?
Yasayı reddetmek, barış ihtimalini Kürt siyasetinin meşru zeminde genişleme şansını ve geçmişte savunulanları reddetmek anlamına gelir. Eksik de olsa bu kapıdan girmek, ilkesizlik değil, tarihin önünü açtığı çabanızı onurlandırmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder