Polonya’dan hukuk dersleri

Cuma gece geç saatlerde genelde Türkiye’de olanlara benzer şekilde Polonya’da ilginç gelişmeler yaşandı. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde gelişmeler henüz tam bir sonuca ulaşmamıştı.
Süreci başlatan hamle, hükümetle bağlantılı bir Anayasa Mahkemesi hâkiminin, PiS (Donald Tusk öncesi iktidar) döneminde atanan Mahkeme Başkanı Bogdan Święczkowski ile yardımcısını askıya alması ve mahkeme yönetimine el koymasıydı. Bu gelişme üzerine PiS destekli Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, Senegal’e yaptığı resmi ziyareti yarıda keserek ülkesine döndü ve gece yarısı mahkeme binasına girerek sürece müdahil oldu. Başbakan Donald Tusk ise hamleyi “hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek” olarak savundu.
Donald Tusk, PiS iktidarı döneminde AB ile yaşanan hukukun üstünlüğü krizini ve yargıdaki kurumsal değişiklikleri gerekçe göstererek Polonya’yı yeniden Batı’ya yaklaştırma vaadiyle iktidara gelmişti. Bu vaat, Doğu Avrupa’da Macaristan’la birlikte yükselen otoriterleşme eğilimlerine karşı bir cephe açma iddiası taşıyordu. Ancak Tusk hükümetinin yargı reformlarını hayata geçirme biçimi de anayasal sınırları zorladığı ve “hukukun üstünlüğünü” kendi lehine araçsallaştırdığı yönünde eleştirilere maruz kalıyor.
Rusya’ya yakın duran diğer benzer konumdaki ülkelerden Macaristan ve Sırbistan, muhalefetin benzer biçimde bir araya gelerek rejim değişikliğini sağlayabildiği örnekler olarak kayda geçti. Polonya, Macaristan ve Sırbistan’ın pek çok yönden birbirine benzeyen politik özgeçmişleri üzerine söylenecek çok şey var: üçünde de yargı kurumlarının siyasi iktidarlar tarafından sistematik biçimde ele geçirilmesi (court capture), AB ile hukukun üstünlüğü üzerinden gerilimler yaşanması ve muhalefetin parçalanmış yapısının iktidarların uzun süre kalmasını kolaylaştırması gibi ortak özellikler dikkat çekiyor.
Bununla beraber Polonya’da son yaşanan sıcak gelişme üzerine konuşmak ve bu konuda neler olup bittiğini sakin bir zihinle açıklamak önem taşıyor.
Yaşanan sürecin kısa özetini yapabilmek için bundan 5 ay önce Mayıs ayında çevirdiğim akademik bir yazıya tekrar göz atmak gerekiyor. Yazının başlığı Mahkemeler Demokrasiyi Nasıl Baltalıyor idi. https://yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209
Yazı Cambridge’de doktorasına devam eden Andrew O’Donohue’nin akademik nitelikteki çalışmasıydı. Pek de kısa olmayan, akademik nitelikli yazıyı üşenmeden çevirirken ülkemize dair çağrışıma gerek bırakmayan bağların da açık ve sarih ifadelerini net biçimde içselleştirme şansı bulmuştum.
Bu yazıyı Türk siyasetinde kafa yoran, Türkiye’ye dair kaygısı olan, Türkiye’nin geleceğine ilişkin endişesi ve umudu olan herkesin okuması ve mümkünse çevresiyle de paylaşması gerekiyor.
2. Dünya Savaşı sonrası dünya sadece iletişimin ve ulaşımın sayesinde küçülmekle kalmadı. Dünyada değerlere dair karşılıklı bağımlılıklar ve kurallar oluştu. Hele ki Avrupa’ya yakın dünyada Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi, AİHM gibi yapılar ülkeleri iç siyasetlerinde meşruluk konusunda daha da fazla köşeye sıkıştırır hale geldi.
Artan otoriterlik eğilimleri ile eş zamanlı olarak yaşanan bu sürecin sonucu ise eskinin deyimiyle kitabına uydurmayı ideolojinin değil hukukun sınırları içine soktu.
Kuzey Kore ya da şeriatla yönetilen Arap ülkeleri değilseniz ideolojik bir çerçevede baskı rejimleri kurmanız sizi sistem dışı bırakır. Hem sistem içi kalmak hem de otoriter eğilimlerinizi hayata geçirmenin yolu teknik bir terim olan “Court Capture” den geçer.
Klasik devlet kuramında 3 güçten biri olan yani Yasama ve Yürütme ile birlikte anılan Yargıyı “Capture” etmek yani zaptetmek sistemin akışını kendinize çevirmenin neredeyse tek yolu ve yöntemidir.
Andrew O’Donohue yazısında çok boyutlu bir anlayışla konuya yaklaşıyor ve “Court Capture”ın siyasal güce karşı da kullanılabileceğinin altını çiziyor.
Polonya örneğine baktığınızda bir önceki iktidarın uzun iktidar döneminin avantajı ile anayasal biçimde oluşturduğu yargı kadroları değişen iktidarla beraber bu defa hükümet yanlısı değil karşıtı bir konuma gelmiş.
Bu durumu AK Parti’nin ilk yıllarındaki yargı-siyaset ilişkisine benzetebiliriz. Her ne kadar AK Parti öncesi dönem kategorik olarak AK Parti karşıtlığı ile kurgulanmamış olsa da bu partinin sisteme yönelik radikal değişim önerilerine karşı hukuk alanından karşı çıkışlar olmuştu. 367 kararı ya da Başörtüsü yasakları gibi kavramlar siyasetin alanının hukuk ile daraltılması anlamına geliyordu.
AK Parti’nin sert ve kırıcı politik hamlelerle tersine çevirdiği bu düzen bugüne gelindiğinde yargıya siyasetin hükmetmesine imkân veren pek çok mekanizmayı içeriyor. Gelinen noktada Anayasa Mahkemesinin kararlarına sırtını dönen alt mahkemeler güçlerini bu sistemden alıyor.
Polonya’da Anayasa Mahkemesi’nin mevcut haliyle iktidar etme gücüne taarruz edeceğini düşünen Donald Tusk bu mahkeme üyelerini anayasal olmayan biçimde değiştirmeye çalışırken Türkiye’de Anayasa Mahkemesi ya da bağlayıcılığı su götürmez olan uluslararası mahkeme kararları göz ardı edilebiliyor.
21. yüzyıl demokrasisinde yönetme arzusunun önünde; hukuk bir engel olarak görülebiliyor ya da gerçekten yönetme erkine bir engel de olabiliyor. Bir tür kısır döngü ya da kendi etrafında dönen bir dolap beygiri gibi bu sürecin başlangıcını ya da sonunu sorgulamak mümkün olamıyor.
Hukuk sıradan insanların arasındaki en basit anlaşmazlıklar için kullanılan bir araç olmanın yanında ülke siyasetinde süresiz söz sahibi olabilmek için de kullanılabiliyor. Bir boşanma davası ile ülkenin en büyük şehrinin seçilmiş Belediye Başkanını sadece itirafçı ifadeleri ile aynı sistematik içinde yönetiyorsunuz. İkisine de hukuk diyorsunuz ve teoride haksız da değilsiniz.
Türkiye ya da Polonya bir Hukuk Devletidir sözünün arkasında duranların bu sözün gerçekliğine olan inançlarından kuşku duymamız için bir sebep yok. Ama kuşku duymayacağımız gerçeklik bu hukukun ülkede siyasi yelpazenin her kesimi için aynı anlamı taşımadığıdır.
Polonya’da yaşanan bu gece yarısı müdahalesi, “court capture” kavramının sadece bir iktidar aracından ibaret olmadığını; iktidarın el değiştirmesiyle birlikte mahkemelerin de yeni sahiplerine karşı konumlanabildiğini ve bu döngünün kendi kendini yeniden ürettiğini açıkça göstermektedir. Tusk hükümetinin hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etme iddiası, PiS dönemindeki kurumsal ele geçirmeyi meşrulaştıran aynı mantığın tersine çevrilmiş hâli olarak okunabilir. Ne var ki her iki tarafın da yargıyı siyasal iktidar mücadelesinin bir uzantısı hâline getirmesi, “hukukun üstünlüğü” söyleminin her kesim için aynı bağlayıcılığa sahip olmadığını bir kez daha teyit etmektedir.
Bu kısır döngüden çıkış, ne bir tarafın mahkemeyi diğerinden “geri almasıyla” ne de anayasal sınırları zorlayan tek taraflı hamlelerle mümkün görünmektedir. Asıl mesele, yargıç seçim ve atama mekanizmalarını siyasal çoğunlukların inisiyatifinden çıkarıp, gerçek anlamda dağınık ve hesap verebilir bir yapıya kavuşturabilmektir. Aksi takdirde Polonya, Türkiye, Macaristan ve benzeri örneklerde görüldüğü gibi, mahkemeler demokrasiyi koruyan bir kurum olmaktan çıkıp, iktidar değişimlerinin her seferinde yeniden şekillendirilen bir silah hâline gelmeye devam edecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder