Muhafazakarlık sözleşmesi in

Türkiye’de büyük siyaset diyeceğimiz alanda yaşanan son gelişmelerin en dikkat çekici boyutlarından birini Türklük Sözleşmesi yazarı Barış Ünlü’nün bizzat kendi ağzından bu kavramı sorgulaması oluşturdu.
Diğer yanda resmi söylemde Terörsüz Türkiye olarak geçse de Kürtler için Barış Süreci olan bu döneme yeterince “entelektüel destek” sağlanmadığı şikayeti de dillendirildi.
Yeni Parti lideri Özgür Özel’in çerçeve yasa oylamasındaki tarihi konuşması da sürece kayıtsız şartsız bir destek vermek yerine çekinceleri ön plana çıkarmıştı.
Bu resme karşıdan bakıldığında sürecin en dar noktasında “Bırakalım Savaşanlar Barışsın” diye tarif edilebileceğini bile söyleyebiliriz. Gerçekten de terörsüz Türkiye idealinde silah bırakmış bir PKK en büyük kazanım olarak yer alıyor. Öte yandan bunun karşılığında ne alınıyor diye bakıldığında koşullu afla/infazla özgürlüğe kavuşan örgüt üyelerinden söz edebiliriz. Öte yandan Aslı Aydıntaşbaş’ın yazdıklarına bakacak olursa özgürlük hedefinin daha da geniş bir kitleyi kapsaması da olasılık dahilinde.
Dünyadaki benzer çatışma örneklerinde örneğin İspanya’da ETA yada Kuzey İrlanda’da IRA deneyimlerinde barışı reddederek çatışmayı sürdürmeyi deneyen bazı fraksiyonların varlığı anımsandığında, PKK’nın liderlik yapısının kendi tabanına hakim olmada sorun yaşamamasını bu denklemde önemli bir veri olarak değerlendirebiliriz.
PKK’nın bir bütün olarak silah bırakması, silahlı mücadeleye son vermesine kimse olumsuz anlam yükleyemez .
O zaman yazının başında 3 madde olarak sıraladığımız olguları nasıl değerlendireceğiz?
Türklük Sözleşmesi kavramının sahibi Barış Ünlü kendini neden geri çekti ve tam da işler Kürtlerin istediği gibi giderken sözleşmenin pek de o kadar kesin olmadığını ve kurguda hatalar yaptığını ifade etti. Kürtler sürece entellektüellerin desteğinin cılız kalmasından neden yakınıyor. Ve bütün bunların ötesinde bugün Türkiye’de merkez solu CHP’nin eğrisi doğrusuna gelecek şekilde sağa kaymasıyla temerküz eden Yeni Parti’nin mücadeleci lideri süreçle ilgili çekinceleri ardarda sıralıyor.
Tabii ki seçimli demokrasinin uğradığı ağır hasarın bütün bunlarda payı var. Türkiye’de Belediyelerin akçalı işleri her dönemde sorun iken son dönemde eşi görülmemiş biçimde halk iradesini bükmek için araçsallaştırıldı. Bu durumu yadsımak olası değil. İstanbul gibi kazandığınızda Türkiye’yi de kazanmış sayılabileceğiniz bir şehrin başkanlığından niceliksel olarak kimseyle kıyaslanamayacak bir hapis sürecine geçilmesi iktidara olan güveni derin biçimde sarstı. Yapılan her hamle arkasında ne var acaba düşüncesini akla getiriyor. Bu basit hesabı herkes yapıyor ve sürecin iktidarın hangi planının bir parçası olduğu konusundaki sorular ağırlık kazanıyor.
Ancak sürecin ülke siyasetinin klasik sınırlarını aşan boyutu tam da bu üç başlığın içinde yer alıyor.
Kısa hafızalılar unutmuş olsa da 2019 seçimlerinde Öcalan Mektubu ve Demirtaş’ın tutumu bu farklı boyutun anahtarı niteliğinde.
2019’da daha İstanbul iktidarca kaybedilmemişken yapılan deneme ile bugün ulaşılan pratik arasındaki bağı görmemek için sadece bellek eksiği değil ülkeyi entelektüel olarak yorumlama konusunda da analiz kaybı gerekir.
Türk sağının entelektüellik konusundaki geniş gönüllüğü 2019’da Öcalan Mektubunu ve 2023’de mizansen propagandaları hazmedebilir. Türkiye’de muhafazakarlık soğuk savaş tornasında şekillenmiş oldukça hantal ama pragmatik bir ideolojidir. Anti komünizm damarı kolayca herkesi karşı cephede vatan hainliği vasatında birleştirir. Tersi şekilde bir anda ortak paydada buluşmak mümkün olur.
Muhafazakarlık, liberallik, sosyalizm dünyada değişimi yavaş, ılımlı ve hızlı istemek iken Türkiye’de muhafazakarlık Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Bir Adam Yaratmak”tır. Liberalizm ve Sosyalizm’in ülke siyasetinde kayda değer bir süre almamış olması onların defektlerini sadece muhalif pencerede değerlendirmeyle sınırlasa da Türkiye’de hep iktidar olan Muhafazakarlık kapitalizmin rant ekonomisi ile harmanlanarak kendini güçlendirmiş ama adam yaratma hevesinden vazgeçmemiştir.
Marksist bir çıkış noktası olsa da Abdullah Öcalan’ın Erdoğan-Bahçeli muhafazakarlığı ile en azından şu ana kadar sorun yaşamaması belki de soğuk savaş dönemi reel sosyalizminden miras genlere dayanmaktadır.
%99.99 u müslüman olan ülkemizde ayrıca bir Müslümanlık sözleşmesi kurmaya gerek yok. Ama Muhafazakarlık sözleşmesi kurulabilir ve içine “Adam yaratma” idealinin tüm bileşenleri rahatlıkla konabilir. Muhafazakarlığın Türkiye’de Soğuk Savaş’tan bu yana kurduğu pek de entelektüel olmayan tahakküm bu defa kendini 21. Yüzyılda devam ettirebilmek için yeni bir oyun alanı bulmuş görünüyor. Muhafazakarlık sözleşmesi başka sözlere pek de yer bırakmayacak şekilde hayata geçirilmeye çalışılıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder