Ana içeriğe atla

İzeldin Abuelaish’le Ekopolitik’de bir buluşma: Kızçocuklar için bir hayat

 

 İzeldin Abuelaish’le Ekopolitik’de bir buluşma:  Kızçocuklar için bir hayat

Bir zamanlar Ağır Roman sahnesi olan Dolapdere İstanbul’un benzer köşeleri gibi artık mutenalaşıyor. Her şeyin dönüştüğü bir dünyada Dolapdere’nin aynı kalmasını beklemek saflık olurdu zaten. Ekopolitik buluşmalarına ev sahipliği eden Piyalepaşa’daki  genrifikasyon sembolü karma projede bu kez konuk, dünyanın değişmeyen bir derdinin acısını anlatmaya gelmişti.

İzzeldin Abuelaish’i dünyaya tanıtan acı, 16 Ocak 2009’da İsrail tank ateşiyle evine isabet eden mermilerde can veren üç kızı ve bir yeğeninin acısıydı.

O olayın üzerinden geçen on yedi yılda Gazze’de iyiye doğru değişen pek bir şey yok. Kırk kilometreye dokuz kilometrelik bir şeritte dünyanın en zor hayatlarından biri yaşanmaya devam ediyor. Soykırım girişimi olarak tarif edilebilecek ağır fatura hâlâ haksızca aynı insanlara ödetiliyor.

Abuelaish 71 yaşında. Yaşanan acılara karşı dirayetini, iyimserliğini ve umudunu korumuş. Belki de bu yüzden kendisini mesleği olan kadın doğum alanında beyaz önlükle bir ameliyathanede görseniz yadırgamazsınız. Doktor bey diyerek peşinden koşup derdinizi anlatmak istersiniz. Ve muhtemel ki güler yüzlü doktor size her şey güzel olacak der.

Dünya gündemine girdiği günden bugüne yaptığı çalışmalar, yazdıkları ve anlattıkları pek çok açık kaynakta duruyor. Buna rağmen onu bunları ilk kez anlatıyormuşçasına coşkuyla dinledik. Toplantı, her zaman olduğu gibi Ekopolitik kurucusu,  hukukçu ve STK Gönüllüsü Ramazan Arıtürk’ün sunuşuyla başladı. Mavi Marmara’nın savunmasını üstlenen Arıtürk konuşmasını büyük ölçüde bu bağlama ayırdı; saldırıya karşı hukuk alanında gösterilen çabanın Gazze ve Filistin için öneminin altını çizdi.

Toplantıların değişmez moderatörü Bilgehan Uçak, Abuelaish’i Nefret Etmeyeceğim kitabından alıntılarla bir kez daha tanıttı.

Söz ardından Filistinli doktora geçti.1955’te Cebaliye Mülteci Kampı’nda başlayan bir hayatın kısa özetini dinledik. Okurken ya da dinlerken sıradanlaşan bu özet, aslında  acıklı film senaryolarını geride  gösterecek kadar yakıcıydı.

“Dünya İkinci Dünya Savaşı ertesinde yara sardığı zamanlarda akla gelebilecek en zor ve pis işleri yaparak geçen bir çocukluktan söz ediyorum,” diye başladı. “Bir mülteci kampı, dünyaya karşı çırılçıplak olmaktır.” Buna rağmen Gazze halkının bu bataklıktan çocuklarını çıkarmak için çareyi eğitimde gördüğünü anlattı. Dünyada eğitime en çok önem verilen yer Gazze’dir. En çok doktor adayı nüfusa oranla buradan çıkar diyerek açıkladı.

Kendisini doktorluğa götüren de tam bu duyarlılıktı. Okumak için gösterilen çabanın ödülü kazandığı bursdu; en çok sevinen de annesiydi. Dünyanın her yerinde, hele ki bizim ülkemizde çok tanıdık olan bu peri masalını Gazze’de yaşamıştı Dr. İzzeldin. Sonrasında Gazze’deki hayatın İsrail hastaneleriyle kesişmesi geldi.

Bir kadın doğum uzmanının sınır geçişlerinde kendisine tıbbi soru soran hamile İsrail askerlerine akıl verişi soruldu.   “Bunlar olması gerekendir,” dedi. “Tıp insanları eşitler, aynı düzeye getirir. Bebekler doğarken ağlar. Aynı şekilde ağlar. İster Arap ister Yahudi olsun. Doğarken eşitiz; sonra bizi ne ayırıyor?”

Üç kızı ve bir yeğenini aynı anda kaybettiği günü gözlerinde biriken yaşlarla anlattı. Hiçbir şey bir anda olmamıştı. Ölüm adım adım gelmişti. Evde herkes bir duvar dibine sığınmış, ölüm evden istediklerini seçip almıştı.

“Acı Allah’ın işi değildir,” diyordu. “İnsan acının failidir. İyi insanların eylemsizliğidir.” Ölüm dışında her şeyin imkânsız göründüğü bir anda ve ölümlerin hemen ertesinde ateşkes ilan edilmişti. Dönemin İsrail başbakanı kendi hastanelerinde çalışan doktorun başına gelenlere kayıtsız kalmamış, savaşı durdurmuştu.

Bütün bunlara karşı intikamın değil adaletin peşinde olduğunu söyledi. “Rövanş değil, hesap verebilirlik istiyoruz. Lennon’un şarkısındaki gibi hayal edin; insanların barış içinde yaşadığı bir dünya. “Gerçekçilikten kopmuş değilim. Yüzde yüz olmayacağını biliyorum. Yetmiş olsun, seksen olsun. Başarmak için denemeye mecburuz.”

Rövanşın ve intikamın peşinde olmanın iki mezar sahibi olmak demek olduğunu vurguladı. Hızlı koşmasına rağmen ardına baktığı için aslana yem olan geyikten ders almamızı, duraksamamamızı öğütledi.

Şule Demirtaş kayıplarıyla hepimizin önünde daha dün olmuşçasına yüzleşen acılı baba ve aktivist doktora insanlığın burada rolünü sordu. Herkes bir şey yapabilir cevabıyla karşılık verdi umudun doktoru. Arap metaforu ile Bilim Kurguyu harmanlayan Frank Herbert’in Dune’undaki gibi “korku katildir” diyerek ortak paydayı hatırlattı  .  Hep birlikte hep daha ileri gitmeyi savundu

Nagehan Alçı’nın sorusuna, geniş ailesinden kaybettiği kişi sayısının yüze yaklaştığını söyleyerek yanıt verdi. Ali Bulaç’ın geleneksel Yahudiliğin uzlaşmaz tavrına dair sorusuna ise daha önce aynı salonda konuşan İsrailli cesur profesör Avi Shlaim’in de işaret ettiği gibi başka bir zaviyeden baktı: aşırı sağı, faşizmi ve saldırganlığı yargılamak gerektiğini söyledi. Netanyahu’nun er ya da geç gideceğini, ama bunun da tek başına çözüm olmadığını; mücadeleyi elden bırakmamak gerektiğini belirtti.

“Dünyada en çok engellinin yaşadığı Gazze’de 7 Ekim 2023’ü elbette unutmadık. Ama 7 Ekim 2022’yi, 2012’yi, 2006’yı, yani önceki 7 Ekim’leri de unutmamak gerekir,” diyerek madalyonun öbür yüzünü gösterdi.

Asla bir pasifist değil Dr. İzzeldin. Önce silahların susacağı bir negatif barış, ardından hakların konuşulacağı bir pozitif barış için çalışmak gerektiğini söyledi. 

Sözleri biterken Edward Said ile Daniel Barenboim’in Doğu-Batı Divanı Orkestrası aklıma geldi. İsrailli müzisyen ile Arap düşünür, İsrailli, Arap ve başka ülkelerden gençlerle bir orkestra kurmuş, barış için bir araya gelmişlerdi. Abuelaish’in sesi de o orkestranın, henüz susmamış bir partisyonuna benziyordu.

Toplantıdan ayrıldığımızda sokak yine kendi gürültüsüne dönmüştü; mutenalaşmanın cilası ile sokağın kargaşası tezattı . Tabii ki Gazze’de değiliz ve buna şükretmek değil ama fazlasını istemek için çok nedenimiz var.

Abuelaish’in sesi aklımızda kaldı: ne intikam korosu, ne teselli vaadi. Sadece, doğarken aynı ağlayan bebeklerin sonra neden ayrı yollara gitmesinde ısrar edildiğiniz sorgulayan kırık ama sesi kısılmamış bir nota.

On yedi yıl sonra Gazze’de değişmeyen manzaraya bakınca bu notanın yetmeyeceği belliydi. Yetmemesi, susmak  anlamına gelmiyordu.

--

İzzeldin Abuelaish, 3 Şubat 1955’te Gazze’deki Cebaliye Mülteci Kampı’nda doğdu. Ailesi 1948’de yerinden edilmişti; çocukluğu kampın zor ve ağır şartlarında geçti. Çıkış yolunu eğitimde gördü. Kahire’de tıp okudu, ardından Londra’da kadın hastalıkları ve doğum, Harvard’da halk sağlığı eğitimi aldı. İsrail hastanelerinde çalışan ilk Filistinli hekimlerden biri oldu; sınırın iki yakasında da hasta baktı, hamilelikte ve doğumda insanı kimlikten önce gördüğünü hep tekrarladı.

16 Ocak 2009’da, Gazze’deki evine isabet eden İsrail tank mermileriyle üç kızını ve bir yeğenini kaybetti. Eşini bir yıl önce lösemiden yitirmişti. Bu yıkımdan sonra nefreti reddetti. “Nefret Etmeyeceğim” kitabında acıyı intikam değil hesap verebilirlik ve barış talebine çevirdi. Ortadoğu’daki genç kadınların eğitimine destek için (Daughters for Life) Yaşam için Kız çocuklar vakfını kurdu. Kanada’ya yerleşti, Toronto Üniversitesi’nde halk sağlığı profesörü oldu; Nobel Barış Ödülü’ne birkaç kez aday gösterildi.

Yorumlar

POPÜLER YAYINLAR

EPİLOG

SİGARA NASIL BIRAKILIR YA DA 9394 GÜN NASIL ARA VERİLİR

Her şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum