Fon krizini önleyemeyen önlemler üzerine

İsviçre’nin çakısı, çikolatası ve bankası meşhurdur. Buna rağmen İsviçre’ye bundan bir süre önce gittiğimde otelde kredi kartını POS’la değil slip çekerek kullanan otele rastlamıştım. Aynı zamanlarda Türkiye’de kredi kartına taksit yaparak telefon, ev eşyası alabiliyordunuz.
İsviçre bankacılıkta ileriydi belki ama bu alandaki inovasyonda Türk bankacılık ekosistemi hiç de aşağı değildi. Türkiye’de bankalar dijitalleşme, hizmet kalitesi, yaygınlık ve ürün çeşitliliği alanlarında dünyada ses getiren işlere imza attılar.
Türk bankacılık sisteminin 2001 krizinden sonra hızlı toparlanması ve kriz etkilerinden kurtulması büyük bir başarı hikâyesidir. Türkiye’nin son çeyrek yüzyılına bakıldığında, AKP’nin de yaklaşık ilk on yılına denk gelen zamanda sektör hem nitelik hem nicelik olarak gelişti; o dönemin makro istikrarının hem hazırlayıcısı hem yararlanıcısı olmayı başardı. Derviş’in bıraktığı çerçeve, BDDK, TMSF, kamu bankalarının yeniden yapılandırılması, 2005’te gelen 5411sayılı yasa vd. 2008’in teğet geçmesinin asıl sebebi buydu.
Bu sürecin kesintiye uğramasında siyasi olayların payı yadsınamaz. AKP’nin sağlanan büyümenin istenen kültürel, insani ve oy bazlı dönüşüme katkı vermediğini görmesi büyük bir hayal kırıklığı olmuştu. Gezi direnişi, beraber yürüdükleri cemaatle kavgaya tutuşma, 2015’teki yenilgi bu işin politik zeminleridir. Tek başlarına ekonomiyi açıklamazlar ama finansın giderek doğrudan bir iktidar sahasına çekilmesinin arkasında bunlar durur.
Politika her zaman ekonominin bir çıktısıdır. AKP politik alanda mevzi kaybetmesine rağmen ekonomide ipleri elinde tutmayı başardı. Bugünlere uzanan o rejim inşasının önemli bir ekonomik ayağı da buradan çıktı. Buna icat demek ne kadar doğru tartışılabilir. Merkezi devletlerin ve aşırı güçlenmiş yürütmenin kumanda ekonomisiyle ilişkisi konusunda 20. yüzyılın reel sosyalist denemeleri önümüzde duruyor. 21. yüzyılda merkezi ekonomi kurmanın, ekonomiyi emir komutaya bağlamanın yolu da esasen finansa sahip olmaktan geçiyordu.
Türk bankacılık sistemini aslında hiç ihtiyaç duymadığı ilaçlara bağlamanın miladı 2010’ların başıdır. Sektörün gayet güzel yürüttüğü konut kredisine Amerikan krizi bahane edilerek getirilen LTV sınırı, sonradan makro ihtiyati önlem denilen şeylerin ilk net örneği ve koçbaşıydı. Ali Babacan’ın, sağın ideal lideri Menderes’in küçük Amerika hayalinden ilhamla Amerikan malı bir LTV’yi sisteme dikte etmesine gerek yoktu. Bankalar bunu zaten iç kurallarında uyguluyordu; gerektiğinde de müşteri durumuna göre nadiren istisna yapıp işini yürütüyordu. Zaten ev kutsaldı ve kimse kredi ile aldığı evi riske atacak değildi.
Finans alanında iktidarın elini güçlendirmek ve kamu bankaları üzerinden ipleri tutmak için parlak bir ambalaj gerekiyordu. Bunun adı makro ihtiyati önlem oldu. 2007’de söz verdiği Kamu Hazinedarlığı tebliğini ise yani aynı Ali Babacan uygulamadı. Ardından makro ihtiyatinin en olmaması gereken şeyin olması sağlandı. Onu faizin yerine koymayı başardılar. Erdem Başçı açık sözlü bir TCMB başkanıydı; faizlerimiz olması gerekenden düşüktür çünkü makro ihtiyati tedbirlerimiz sıkıdır, diyecek kadar ileri gitmekte sakınca görmemişti.
Bunun ardından kısıtlamalar ardı ardına geldi. 2018’den sonra iş iyice değişti. Düşük faiz, seçici kredi tavanı, menkul kıymet dayatması, kimin ticari kredi alacağına karışma… 2021 sonunda da KKM. Bir ara 100 milyar doların üzerine çıktı; sonra çözülürken maliyeti TCMB’ye ve Hazine’ye yıkıldı. Mevduatı sistemde tuttu denildi. Tutulan şey mevduattan çok, faizi kullanmamakta ısrardı.
Bugün bireysel taşıt kredisi çölde su seviyesinde. Kredi kartına taksit inovasyonu hurdalığa atılmış durumda. Bireysel kredilerde taksit sınırı ise akla ziyan bir modelle dünyada emsali az görülen bir darlığı işaret ediyor. Gavurlar buna Credit Crunch diyor.
Bütün bunlar yetmez gibi devlet, bireysel kredinin zaten arşa çıkmış faizinden bir de yüzde 30 vergi kesiyor. Bu da Babacan’ın eski görev arkadaşı Mehmet Şimşek uygulaması. Ticari kredi de keyfi kısıtlarla daraltılıyor. Bu alanda akla gelen her tür düzenleme bankacılığı neredeyse yapılamaz hale getiriyor.
Bütün bunların ortak şemsiyesi makro ihtiyati önlem. Pek çok aklı başında görünen ekonomist de bunu ekonomiyi soğutma gerekçesiyle en azından empatiyle karşılıyor. Ancak faizi devre dışı bırakıp aynı başlığın altına KKM’yi, kamu bankası tahsisini, tavanı ve vergiyi tıkmak başka bir iştir. Bunun adı kumandadır.
Ortada büyük bir yanılgı, kavram kargaşası ve kavramın içinin boşaltılması var.
Fon krizi bu yanılgının tescili gibi duruyor. Siz makro ihtiyati önlem diyerek alakasız şeyler yaparsanız asıl yapmanız gerekeni de doğal olarak yapmazsınız.
Fon krizi, makro ihtiyati diye paketlenmiş bu bütünün en açık faturasıdır. Yıllarca faizi devre dışı bırakıp akla ziyan şekilde faiz sebep enflasyon sonuç deyip tavan, kota, vergi ve kamu bankası tahsisiyle ekonomiyi soğuttuğunu sanan bir zihin, asıl soğutulması gereken spekülatif yığılımı, ilişkili tarafı ve likidite yalanını görmedi. Bankanın kart taksiti kuyumcu terazisi ile tartılırken fonun içindeki kâğıtlar deve yüküyle serbestçe şişirildi. Bu, ihtiyati aklın zaferi değil, kavramın içinin boşaltılmasının tescilidir.
2026 Türkiye’si itirafçıların çelişik ifadelerden, buram buram siyasi dumanı tüten soruşturmalardan çıkaramadığı yolsuzluğu fon krizinde gözümüzün önüne suçüstü haliyle çıkardı. Makro İhtiyati önlem diyerek yola çıkanların takkelerini öne koyup düşünme ve biz nerde yanlış yaptık şarkısını söyleme zamanı geldi ve geçiyor bile.
Yorumlar
Yorum Gönder