Ana içeriğe atla

Aşk ve arkeoloji: Eski Şark Eserleri Müzesi ve Genç Werther’in Acıları

Aşk ve arkeoloji: Eski Şark Eserleri Müzesi ve Genç Werther’in Acıları

İstanbul Arkeoloji Müzesi ile iç içe olan Eski Şark Eserleri Müzesi, uzun bir tadilat sonrasında yeniden açıldı. Mezopotamya’nın, Anadolu’nun ve hemen bunlara komşu Mısır’ın tarihsel mirasını Roma’nın hegemonyasından hemen öncesine kadar taşıyan bu müze, özenle yenilenmiş görünüyor. Eski sergide yer alan bazı eserlerin neden artık sergilenmediğini düşünmeden edemesem de, müze yeni tasarımıyla geçer not alıyor.

Sümerler, Akadlar, Babilliler, Urartular ve Hititler birer birer geçit resmi yapıyor. Tarım toplumuna geçen insanlık, devlet olarak örgütlenmenin ilk deneyimlerini bunların altında yaşadı.

Dünyayı deprem gibi sarsan Odysseia filminde, biraz zorlama bir his uyandıran “Bronz çağımız bitiyor” ağıtıyla sona eren uygarlıklardı bunlar. Yunanistan’da Miken neyse, Anadolu’da Hititler oydu. Ece Ayhan’ın “solgun bir halk çocukları ayaklanmasına akar” dediği Maveraünnehir’in, ya da Yunanistan dağlarını fonunda yaşayan bu eski dünyaya son veren kavramın adı Modernite’ydi.

 Modernizmin şafağının parlamaya başladığı 18. yüzyıla düşen bir modern öncesi insan, kendini bu tuhaf dünyaya son derece uzak hissederdi. Keşiflerin gündelik hayata nüfuz etmeye başladığı bu çağın ruhunu en iyi tarif eden ve tanımlayan isimlerin başında Goethe gelir. Goethe için insan artık yepyeni bir anlam kazanmıştır. Kendi varlığının farkında olan ve toplumla ilişkisi üzerinden varlığını kuran bireyi keşfeden kişi Goethe’dir.

Goethe’nin tam olarak neyi başardığını anlamak için, yazıldığı çağda çok satan olmuş, bununla da yetinmeyip insanları tıpkı eski zamanların televizyonu, bugünün sosyal medyası gibi etkilemiş Werther romanından uyarlanan filmi izlemek gerekiyor.

https://mubi.com/tr/tr/films/young-werther

Bu roman, Johann Wolfgang von Goethe’nin henüz 24-25 yaşındayken, 1774’ün ilk aylarında yaklaşık beş-altı haftada kaleme aldığı ve aynı yılın eylülünde Leipzig’de yayımlanan Die Leiden des jungen Werthers (Genç Werther’in Acıları) adlı mektup romanıdır. Aydınlanma’nın akılcılığına tepki olarak doğan; duyguyu, bireysel tutkuyu, doğayı ve isyanı öne çıkaran, kurallara karşı özgür yaratıcı dehayı savunan ve Romantizm’in yolunu açan

Sturm und Drang akımının en önemli örneklerinden biri olan eser, 1787’de yazarın kendisi tarafından gözden geçirilerek yeniden basılmıştır.

Mektuplar biçiminde ilerleyen bu kısa roman, yayımlanır yayımlanmaz Avrupa’yı kasıp kavuran bir “Werther çılgınlığı” yaratmış; gençler mavi frak ve sarı yelek giymeye başlamış, dil ve davranışları Werther’inkine benzetmiş, hatta bazıları romanın trajik sonunu taklit ederek intihar etmiştir. Kitap bazı ülkelerde yasaklanmış, yine de Napolyon Bonaparte’ın en sevdiği eserlerden biri olmuş; imparator onu Mısır seferine bile yanında götürmüş ve yedi kez okuduğunu bizzat Goethe’ye söylemiştir.

Film ise ilk bakışta sıradan bir hikâye gibi duruyor. Goethe, bu filmin 21. yüzyıla uyarlanmış senaryosunu neredeyse 250 yıl önce yazmış olmasa, bu romantik komediyi çok da konu etmeye gerek olmazdı belki

 2024’te Toronto Film Festivali’nde gösterilen ve Douglas Booth’un başrolünde olduğu Young Werther, romanı günümüz diline ve temposuna çeviren en dikkat çekici uyarlamalardan biri; trajediyi hafif bir romantik komedi dokunuşuyla yeniden yorumlarken, Werther karakterini dış görünüş ve dünyaya algı bakımından romana yakın tutmaya özen gösteriyor.

Hikâyenin basit kurgusuna göre, zengin ve para derdi olmayan genç, yakışıklı bir adam, evlenmek üzere olan bir kadına âşık olur ve onu kazanmaya çalışır.

Böyle bir hikâyeyi bugün duyduğunuzda ister istemez “Kadında ne varmış da adam bu kadar âşık olmuş?” diye sorarsınız. Evlenmek üzere olan bir kadının, başka bir erkeğin kendisine âşık olacak kadar yakınlaşmasına izin vermesini garipsemeniz de son derece doğal bir tepkidir. Öte yandan, nişanlı erkeğin de etrafta dolaşan böyle birine fazla hoşgörü göstermeyeceğini kolayca tahmin edersiniz.

Böyle bir filmi basit bir romantik komedinin sınırlarından çıkaran, göz ardı edilemeyecek tek ve en önemli gerçek, bu hikâyenin 250 yıl önce akla gelmiş olmasıdır.

Şirin’in Ferhat’ı, Juliet’in Romeo’yu delice sevdiği hikâyeleri geride bırakıp, bir erkeğin bir kadın için duyduğu imkânsız ve normlara aykırı aşkı kaleme alan Goethe, gerçekten yepyeni bir şey söylüyordu. Üstelik anlattığı hikâyenin yarattığı etkiyi daha hayattayken bizzat görmüştü.

Kitapların dünyayı tasvir etmekte hâlâ rakipsiz olduğu bir çağda, tam adıyla “Genç Werther’in Acıları”, okuyanları derinden sarsar. Werther’le özdeşleşen genç erkekler, onun kaderine benzer biçimde önce aşka düşer, sonra da bu aşkın çilesi içinde kendilerini yok ederler. Kitap öylesine etkili olur ki, insanların Werther’e özenmemesi için bazı ülkelerde yasaklanır. Napolyon bile, gücünün doruğundayken bu kitapla tanışır ve derinden etkilenir.

Ama Werther’in asıl uzun soluklu etkisi, 20. yüzyılın tüketim ekonomisi ve kitle kültürü içinde ortaya çıkar. İmkânsız aşk, acı çeken hassas erkek, yasak tutkunun yüceltilmesi sıradanlaştı. Bu kalıplar Hollywood’un romantik melodramlarının, Amerikan sabun köpüğü dizilerinin ve Bollywood’un abartılı aşk üçgenlerinin temel yapıtaşlarından biri hâline geldi.

20. yüzyılın tüketim toplumu, bireysel duyguyu bir meta olarak pazarlamayı öğrendiğinde, Werther’in mirası hazır bir senaryo sunar: Aşk artık sadece yaşanmaz, izlenir, tüketilir, taklit edilir.

21. yüzyılda ise bu damar sosyal medya dramalarında, streaming platformlarının romantik komedilerinde ve “yasak aşk” temalı dizilerde hâlâ canlıdır. Werther, iki yüz elli yıl sonra hâlâ hem gözyaşı hem de reyting üretir.

Napolyon’un bu kitaba duyduğu hayranlık, aslında modern bireyin doğuşunun ne kadar sarsıcı olduğunu gösteriyordu.

Eski Şark Eserleri Müzesi’nin yenilenmiş salonlarında dolaşırken, Sümer tabletlerinin, Hitit antlaşmalarının ve Babil mühürlerinin önünde durup aynı soruyu sorarsınız: Bu insanlar da âşık oldu mu, kıskandı mı, imkânsız bir tutkunun altında ezildi mi? Muhtemelen oldu.

Ama onların acısı  “bireysel” değildi; kolektif yaşanan bir kaderin parçasıydı. Goethe ise acıyı kişisel bir yüke ve sergi eşyasına dönüştürdü. Bu sergi artık reelslerde devam ediyor. Goethe işlerin bu hale geleceğini bilse yine de Werther’i yazar mıydı acaba?


Yorumlar

POPÜLER YAYINLAR

EPİLOG

SİGARA NASIL BIRAKILIR YA DA 9394 GÜN NASIL ARA VERİLİR

Her şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum