2 Bisikletçi 2 Bisiklet ve Sosyalizmin Hayaleti
Haziran ayının önemli bir kısmını bisiklet üstünde geçirdim. İsveç’ten Polonya’ya, oradan Almanya’ya ve nihayet Yunanistan’a uzanan bu uzun maceranın anılarını kalıcı kılmak, geçtiğimiz yolları, kaldığımız yerleri, yediğimiz yemekleri ve tabi ki başımıza gelenleri unutmamak için bir blog açmıştık.
https://2riders2bikes.blogspot.com/?m=1
Her ülkenin, her şehrin kendi özgün rengiyle şekillenen hikayeleri vardı. Almanya’ya Polonya sınırının olası en kuzey noktasından girmiştik. Polonya Pomerenya sahilinde geçirdiğimiz beş günün sonunda kendimizi Almanya’da, daha doğru ifadeyle eski Doğu Almanya topraklarında bulduk.Bisiklet turumuzun en zorlu sınavlarından biri Haziran sıcağında Almanya etabı oldu.
Polonya sınırından Berlin yönüne ilerlerken bakkalsız, kafesiz köylerden geçiyorduk. Susuzluk bizi iyice zorlarken yol boyunca imdadımıza yetişen kiraz ağaçları oldu. Kasabalarda gördüğümüz pahalı kirazların tam aksine, kuşlara ve yoldan geçenlere bırakılmış bu ağaçlara önce çekinerek yaklaştık. Sonra susuzluğumuz ağır bastı ve ağaçlara daldık. O kirazlar hem bedenimizi hem moralimizi kurtardı. O anlar turun en özgür anlarından biriydi.
MUBI’de izlediğim Temmuz’un Hayaletleri (Sehnsucht in Sangerhausen), Doğu Almanya’da geçen hikâyesiyle turun taze anılarıma hemen bağ kurdu. Bizim rotamızdan biraz daha batıda geçse de filmin temel metaforlarından biri olan kiraz, ilgimi ikiye katladı.
Film, iç içe geçmiş zaman ötesi bir örgüyle anlatısını kuruyor. Yakın zamanda izleyip henüz yazıya dökemediğim Düşüşün Tınısına da teğel atıyor.
Film, Fransız Devrimi yıllarının serflikten çıkamamış köylüsünün hiper-gerçeküstü bir tablosuyla açılıyor. Ortaçağ’dan sıyrılan dünyanın hâlâ bitmeyen feodal ilişkileriyle yorulan insan, devrim rüzgârına kendini adıyor. O zamansız isyan duygusu ise günümüze bağlanıyor. Devrim hayalleri sertçe bastırılıyor.
Öykü günümüze sıçradığında serf çoktan prekarya’ya dönüşmüş. Sangerhausen’in küçük kasaba atmosferinde iki işte çalışan ana karakter, hâlâ bir avuç kiraz alacak parayı çıkaramıyor. Kasabadaki pahalı kirazlar ile yol kenarındaki “herkese açık” ağaçlar arasındaki tezat, filmin en güçlü imgelerinden biri haline geliyor.
Kiraz, Radlmaier’in elinde sadece yaz meyvesi olmaktan çıkıp yoldaşlık, erişilebilir arzu ve prekarya eleştirisinin somut sembolü oluyor.Julian Radlmaier’in Marksist sinema çizgisi burada da belirgin.
Daha önce Bloodsuckers’ta burjuvaziyi aleni vampirler olarak resmetmişti. Temmuz’un Hayaletleri ise çok katmanlı, gofret gibi kurgusuyla katlar arasındaki geçişleri krema tadında sinema oyunlarıyla bağlıyor. Sinemanın sınır tanımayan anlatım gücü hem görsel hem hikâye olarak izleyiciyi kendine bağlıyor.
Sangerhausen, filmin yaşayan bir karakteri adeta. Dünyanın en büyük gül bahçesine sahip bu Doğu Almanya kasabası, turistik yüzünün ardında maden atık tepeleri, eski GDR kalıntıları ve sağa kayan toplumsal iklimiyle belirginleşiyor. Kyffhäuser anıtı gibi milliyetçilik sembolleri, arka planda duyulan Şansölye Merz’in göçmen karşıtı radyo konuşmaları ve yerel karakterlerin yabancılara dair rahat ırkçı yorumları, filmin politik katmanını oluşturuyor.
Radlmaier bu unsurları didaktik olmadan, gündelik hayatın içine ustaca serpiştiriyor.Film, İranlı Neda ve Doğu Alman Ursula üzerinden “kamusal söylemde karşı karşıya konulan insanları bir araya getirme” çabasını gösteriyor. Neda’nın kırık kolu ve YouTuber hayalinde şekillenen prekarya’sı, Ursula’nın iki işte çalışıp hâlâ kiraz alamayan haliyle birleşince sınıf ve göçmenlik meseleleri ete kemiğe bürünüyor.
Irkçılık, “Doğu (Alman) insanı doğuştan ırkçıdır” klişesinin ötesinde, siyasetin ve medyanın yukarıdan pompaladığı bir tercih olarak işleniyor.“U” harfinin etrafında dönen gevezelik (Ursula, Ulrich, Usedom, Unstrut ve bisikletçi göndermeleri) filmin absürd mizah damarını besliyor. Tour de France’ı kazanan tek Alman pedal Jan Ullrich’e uzanan bu zincir, hem Alman popüler kültürünü hem tesadüf temalarını eğlenceli kılıyor. Bir Rezervuar Köpekleri tadı veren bu gevezeliğin bisiklete bağlanması Bisiklet turcusunun gönlünü fethediyor.
Hikâyenin devamında cinsiyetten bağımsız arkadaşlığın ve yol arkadaşlığının altını çizen sahneler dikkat çekici. Burası da Bisiklet turunun olmazsa olmazı. Arkadaşlık yoksa birlikte bisiklete binmek de yok.
Kısa tutulan queer övgüsünün ötesinde, asıl vurgulanan ortak prekarya deneyimi ve beklenmedik dayanışma.Film, dünya tarihinin ezilenlerin başkaldırısının tarihi olduğu ve bu hayaletlerden hiçbir tekno-feodal lordun kendini kurtaramayacağını söyleyerek tezini tamamlıyor.
Sosyalizmin hayaletinin Avrupa üzerinde dolaştığı düşünülen zamanların çok sonrasındayız. Ama Radlmaier’e göre bu, hayaletin artık orada olmadığı anlamına gelmiyor. Sosyalizm, insanlığın tek kurtuluş reçetesi olarak yönetmenin ve tabiki izleyenin zihninde hâlâ varlığını sürdürüyor.
Yüzyılın tekno-feodal dünyasında iki iş yapıp kiraz yiyemeyen prekarya’yı ya da kurtuluşu dijital feodal pastadan pay almada arayanları anlatmayan bir sinema gerçeklikten kopuktur. Radlmaier bu bağları sıkıca kuruyor ve hepimizin hikâyesini anlatıyor. Gülsek de gerçeklik aynı kalıyor.
Bisiklet turu bittiğinde aklımda kalan en güçlü imgelerden biri, o yol kenarı kiraz ağaçlarıydı. Temmuz’un Hayaletlerini izlerken o anlar yeniden canlandı. Bizi yol kenarında kurtaran kirazlar, 18. yüzyılda devrim hayali kuran köylülerin de elindeydi.Bir bisiklet turu sadece kilometrelerden ibaret değildir. Tur son pedal döndüğünde bitmez. Bazen bir film pedalların izini tamamlar.
Yorumlar
Yorum Gönder