Ana içeriğe atla

Festival Filmleri 5: Herkesin “Cennet”i kendine

 

Festival Filmleri 5: Herkesin “Cennet”i kendine


Cennet, sadece iyi bir film değil. Küresel eşitsizliğin, dijital çağın yalnızlığının ve insan direncinin aynı anda var olabildiği bir dünyada, küçük bağların ne denli sıkı olabileceğini bir kez daha yüzümüze çarpan, büyük bir anlatı. Filmin sonunda aklınızda kalan, o ilk 10 dakikanın heyecanı kadar çırpınan kelebek kanadının ağırlığı oluyor. Bu film okulun duvarında asılı olan doğudan batıya simetrik kuzeyden güneye ise hiyerarşik dünya haritasını sorgulamanıza vesile olduysa yeterlidir bence.

Sinema tarihinin pek çok önemli sahnesi vardır. Jérémy Comte’nin Cennet filminin açılış dakikaları sinema tarihine geçecek kadar baş döndürücü. Hani ilk 10 dakikasında 3 golün 2 direkten dönen pozisyonun ve harika 3 kurtarışın olduğu bir futbol maçı düşünün. Bu denli yüksek bir tempo ile açılan filmin geri kalanı da bu girişin hakkını verecek bir şekilde akıyor.

Jérémy Comte’un ilk uzun metraj filmi Paradise (Türkçe adıyla Cennet), 2026 yapımı Kanada-Fransa-Gana ortak yapımı. Oscar adayı kısa filmi Fauve ile tanınan yönetmen, senaryoyu Will Niava ile birlikte kaleme almış. Film, Gana’nın Akra kentinde babasının tuttuğu balıkları satarak hayata başlayan Kojo’yu büyüme hikayesiyle (Daniel Atsu Hukporti) merkeze alıyor. Film dünya prömiyerini 2026 Berlinale’de Panorama Bölümü’nde gerçekleştirmiş.

Film yazılarında mümkün olduğunca sinemasal detaylardan çok hikayenin insanlar için ifade ettiği anlamlara yer vermeye çalışıyorum. Sinemacı olmadığım için bu konuda büyük sözler etmeyi kendim için hak görmememin de etkisi var bunda. Tabii ki asıl amacım mümkün olduğunca “filmlerden hayatlara” bağlar kurmak. Yazılarımı eğer okuyan varsa bunu biliyor zaten. Ancak bu filmin sinema sanatının özüne yaptığı yolculuğun hakkını vermemek büyük bir haksızlık olur.

Diğer taraftan bu filmin incelikli senaryosuna dair yapılacak her aleni yorum da yazıyı okuyanın filmi seyrederken alacağı keyfi de sınırlayacaktır. Bu yüzden spoilera meydan vermeden bu filmi yazmak, konuyu illa seyretmeden öğreneceğim diyenleri de bunun için kendi arayışları ile başbaşa bırakmak en doğrusu olacak.

Dünyanın küçük bir köye döndüğü ve hiçbir kelebek kanadının dünyanın başka bir tarafında fırtına koparmadan titreşemeyeceğini söylemekse sanırım spoilera girmez.

Filmin baş döndüren temposuna ve daha önce (kısa film) Oscar adaylığı da bulunan yönetmenin bu ince işçiliğine geri dönmek en doğrusu olacak. Gana’nın Akra kentinde sıkışık trafikte balık satarak para kazanmaya çalışan ufaklığın ve mahir biçimde ağları onaran babasının arasındaki görünür ve görünmez iletişim kodlarıyla açılış yapıyor film.

Afrika’nın (yada Doğu Asya’nın ya da Latin Amerika’nın hadi geniş parantezde küresel güneyin) geride kalmışlığının basit ama şiirsel bir sunumu olarak resmedebilirsiniz bu özenli giriş kısmını. Küresel Güney’in refah toplumlarıyla tezat hijyenden, sterillikten, güvenlikten uzak ve modern yaşamın asgari şartlarından kopuk halleri tanıdık bir oryantalist resmi tamamlar. Gerçek budur bir yandan da. Hala dünyada insani gelişmişlik endeksi kriterlerinde en geriden gelen yerlerdir buralar.

Kuzeyin mülteci akınlarına karşı neden bu kadar tahammülsüz olduğunu anlamanın da yolu budur aslında. Batının kibirli ülkelerinin sınırları kesin konulmuş ilişki ağlarına birer jilet gibi dalan mülteci botlarından yayılıp şehirlerin dokusunu/kokusunu değiştiren bu insanları motive eden en büyük sebep arkalarında özenilecek bir şey olmamasıdır belki de.

İster Daron Acemoğlu’na Nobel getiren kurumlar teorisine inanın isterseniz buna dudak bükün ve başka gerekçeler koyun; küresel güneyin makus talihi her zaman kollektif zihinlere kazılı olacaktır.

https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/daron-acemoglu-nobeli-neden-ald.html

Diğer taraftan “İnsan” bir tür olarak sonsuz adaptasyon yeteneği ile en başarısız toplumsal örgütlenme formatında bile yaratıcılığını konuşturur. Cennet’in Afrika’nın tipik bir görsel tasvirinden gerilimli bir film senaryosuna evrilen ikinci bölümünde bu yaratıcılığın modern zamanlarla harmanlanan detayları ile tanışıyoruz.

Başta söylediğim üzere bu filmi keyifli seyretmenin yolu hikayenin bu ikinci bölümde anlatılanları hakkında önden fikir sahibi olmamaktan geçiyor. Bu yüzden bu detaylardan yüzeyde dahi olsa söz etmemek gerekiyor. Yine de bu Film kıtalar arasında kurulan bağları, yoklukların ve arayışların nasıl birbirini tamamladığını ya da yaraladığını, mesafenin hem koruyucu hem de acı verici bir güç olduğunu hissettiriyor.

Babalık, güven, aşk, yanlızlık, kimlik ve aidiyet gibi evrensel yaralar, dünyanın farklı köşelerine uzanırken, izleyiciyi insani olarak “biz” olma duygusunun ne kadar kırılgan ve aynı zamanda ne kadar güçlü olduğu üzerine düşündürüyor.

Jérémy Comte, Oscar adayı olan kısa filmdeki ustalığını uzun metraja taşıyarak, yüksek tempolu bir girişten sonra ritmi bilinçli şekilde yavaşlatıyor. Bu yavaşlama, acele etmeden düşünmemizi sağlıyor. İnsan ilişkilerinin en karmaşık hallerinde bile bir tür “cennet” arayışının olduğunu hatırlatıyor belki de arayışta olmak cennettir. Ve elma hep zehirlidir.

Cennet, sadece iyi bir film değil. Küresel eşitsizliğin, dijital çağın yalnızlığının ve insan direncinin aynı anda var olabildiği bir dünyada, küçük bağların ne denli sıkı olabileceğini bir kez daha yüzümüze çarpan, büyük bir anlatı.

Filmin sonunda aklınızda kalan, o ilk 10 dakikanın heyecanı kadar çırpınan kelebek kanadının ağırlığı oluyor. Bu film okulun duvarında asılı olan doğudan batıya simetrik kuzeyden güneye ise hiyerarşik dünya haritasını sorgulamanıza vesile olduysa yeterlidir bence.

Yorumlar

POPÜLER YAYINLAR

SİGARA NASIL BIRAKILIR YADA 8.035 GÜN NASIL ARA VERİLİR

EPİLOG

Her şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum