Röportaj: Oliver Laxe, Sirât Üzerine
Jordan Cronk 23 Mayıs 2025Bu yazı, orijinal film eleştirileri ve yazılar içeren ücretsiz haftalık bülten The Film Comment Letter’ın 21 Mayıs 2025 sayısında yer aldı Sirât (Oliver Laxe, 2025)
Oliver Laxe’in dördüncü uzun metrajı Sirât, Fransa doğumlu Galisyalı yönetmenin Cannes’da Yarışma bölümünde ilk kez yer alan filmi oldu ve 2025 festivalinin ilk haftasının öne çıkan yapımlarından biri haline geldi. Sinemanın duyuları uyandırıp içine çeken gücünü kullanan benzersiz bir eser olan film, metafizik olanaklarını sonuna kadar kullanan bir sanatçıdan gelen duyusal ve duygusal bir başyapıt. İslam kültüründe cehennemin üzerinden geçerek cennete ulaşan ustura kadar ince köprüye verilen isim olan Sirât, uygun bir şekilde Arafvari bir mekânda, Fas’ın Sahra Çölü’nde geçiyor. Burada İspanyol bir baba (Sergi López) ve küçük oğlu (Bruno Núñez), kızlarının kayboluşunu araştırıyor; kız belki de gezgin bir rave grubuna katılmış olabilir.Filmin açılışında, gezgin free-party tutkunları dev hoparlörleri gökyüzüne doğru yığıyor, günün uyuşturucu destekli dans şenliklerine hazırlanıyor. Laxe ve ünlü İspanyol görüntü yönetmeni Mauro Herce, bu sahneleri 16mm’de uzun, transa sokan techno ve dizginsiz bir coşkuyla yakalıyor. Kızın yaklaşan bir rave’e katılabileceği söylentisi çıkınca baba ve oğul, grubun modifiye edilmiş karavanlardan oluşan kervanına katılıyor. Önce askeri bir pusuya, ardından anlatılamayacak bir trajediye maruz kalıyorlar; bu olay hikâyenin tonunu ve yönünü aniden değiştiriyor. Rave yaşam tarzının tehlikeleri ve karanlık yanları yoğunlaştıkça, filmin kıyamet hissi de artıyor. Film bir tür ArtHouse Mad Max filmi gibi görünse de, yolun uçuruma gidiş konsepti daha çok The Wages of Fear (1953) filmini andırıyor: keyifli dans eden ama uzuvları eksik insanlardan savaş ve jeopolitik gerilim haberlerinin radyo yayınlarına, gerçek bir mayın tarlasına kadar uzanan ince bir geçiş var. İlkel ile coşkulu olanı aynı anda barındıran Sirât, sinemada nadiren dokunulan bir sinire dokunuyor—beden ve ruhun bütünsel bir güçle birleştiği bir nokta.
Filmin prömiyerinden birkaç gün sonra Laxe ile oturup filmin benzersiz ritimleri ve sinema yoluyla egoyu aşma olasılığı üzerine konuştuk.
Belki filmin adıyla başlayabiliriz; özellikle İslamî fikirlerin ve geleneklerin senin sinemana giderek artan etkisiyle.
Elbette, inancım filmlerimi yapma biçimimle güçlü bir ilişki içinde. Hayatı inancım üzerinden anladığım için her zaman bir bağ var. Bu sayede bu cüretkâr filmleri yapma fırsatım oluyor; ister 2019’daki Fire Will Come’da gerçek yangınlar çekmek olsun, ister bu filmde bir grup insanla çöle gitmek… Sinema pratiğimi hesaplamamaya, kararlarımı egomun belirlemesine izin vermemeye çalışıyorum. Pratiğim egomu aşmama imkân tanıyor.Bu filmle hayatı nasıl gördüğümü ifade ediyorum. Sirât’ın kelime anlamı “yol”dur. Hayat bir yoldur; kıvrımları vardır, iki yanında sokaklar vardır. Hayat seni sarsar; kapıyı çalmaz. Aniden belirir, seni sarsar ve “Sen kimsın?” diye sorar.Rave kültürüne filmden önce ne kadar hâkimdin?İşçi sınıfı çocuğuyum ve içimde çok öfke var. Enerjimi aktarmam gerekiyor, anlıyor musun? Dans etmeyi seviyorum; dans etmem lazım.Filmin ilhamlarından biri Nietzsche’den: “Yalnızca dans edebilen bir tanrıya inanırdım.” Bir diğeri de Rumi’den: “Kimse izlemiyormuş gibi dans et.”Filmi dans kültürü fikri etrafında mı tasarlamaya başladın, yoksa baba-oğul hikâyesiyle mi?Başlangıçta çöldeki kamyonlar vardı. Kafamda bu imge vardı. 2011’de çılgın bir kamyon yarışı hakkında bir tredman yazmıştım. Los autos locos (Wacky Races, 1968-69) çizgi filmini biliyor musun? Fas’ta gerçekten acayip insanlarla casting bile yapmıştım. Çılgın bir projeydi. Ama gerçekten kamyonlu bir film yapmak istiyordum. Mimosas (2016) çekerken bir çam ormanında yaşıyordum ve orada bir rave düzenlendi. O dönemde rave kültürüyle yeniden bağ kurdum ve tekrar ravelere gitmeye başladım. Dans üzerine bir senaryo yazmaya başladım ve bu imgeler müzikle birlikte gelişmeye başladı.Film kendimdeki diyalektiğin bir yansıması gibi geliyor bana. Gelenek adamıyım. Kur’an’ı takip ederim. Kur’an’la sarhoş olurum. Bu benim için gerçekten sağlıklı. Ama aynı zamanda techno’yu da severim. Bu filmde insanlığın son günlerindeki bir insanın duyarlılığını ifade ediyorum—kendine güvenmeye çalışan, araçları olan ama bunu yapacak kadar egosu fazla olan birini. Hepimizin kırık olduğunu varsayarak başlıyorum. Raver’lar bunu bilir. Sonuçta bu, sakatlanmış insanların topluluğu ve bu adam, bu dışlanmış kişi, kendi derinine dokunacak.Sergi López dışında filmdeki tüm oyuncular profesyonel olmayan mı?Evet.Onları nasıl buldun?Nadia Acimi ile beş yıl ilişkim vardı; o bir raver. Aynı zamanda tüm filmlerimin kostüm tasarımcısı ve bu filmde bazı casting’leri de yaptı. Rave ekiplerine ulaşmamızda köprü oldu. Partileri organize etmek için en saf kolektifi bulmak istedik. Filmdeki bu grup, Avrupa’daki techno-gezginci rave kültürünü koruduklarına inanıyor; 80’lerin sonunda İngiltere’den ayrılan İngiliz kolektifinin çocukları. Bu radikal bir tutarlılık. Filmi Burning Man gibi ego kutlamalarından, insanların olmadıkları bir şey olduklarını sandıkları nevrotik kutlamalardan uzak tutmak istedim. Poz vermek değil bu. Çirkiniz. “Kimse izlemiyormuş gibi dans et.”Senin onları çekmene karşı rahat mıydılar?Gerçeklik sana izin vermeli. Bunu hak etmelisin. Gerçekliğe niyetinin soylu olduğunu kanıtlamalısın. Rave sahnelerinde çalıştığımız bazı insanlar Cannes prömiyerine geldi ve bana en dokunaklı geri bildirimleri verdiler. Çünkü orada onların hayatlarından bahsediyoruz. İlk kez kendilerini gerçekten temsil edilmiş hissettiler. Benim için, Cannes’da bir yönetmen olarak, Palme d’Or bundan ibaret: onlarla gerçekten bağ kurmak. Filmin anlaşıldığına—ya da hissedildiğine—mutluyum.Mauro Herce ile 16mm’de çölde çekim yaparken, dans sahnelerini ve sürüş sahnelerini istediğin gibi yakalamak için özel zorluklar yaşadın mı?Çekim sırasında bütün ekip bana “Adamım, kamyonları bu kadar hızlı sürmemize gerek yok. Hız hissi yavaş giderken de elde edilebilir” diyordu. Ama ben bilmiyordum. “Size inanmıyorum, üzgünüm. Gazı köklemeliyiz” dedim. Bu yüzden lenslerle çok sorun yaşadık; kamyonların içine çekim yapmak çok zordu. Lensler kırıldı ve bazı sahneleri tekrar çekmek zorunda kaldık. Birkaç gün kaybettik. Kum fırtınaları da ekipmana çok zarar verdi.Müziklerde [techno prodüktörü] Kangding Ray ile çalışmak nasıldı? Ona neyi duymak ya da hissetmek istediğini nasıl tarif ettin?Senaryo yazarı Santiago Fillol ile yaptığım gibi, Kangding Ray ile de çok ileri gittik— ona sonsuz teşekkürler olsun. Başka bir sanatçıyla diyalog kurmak çok iyiydi. Techno track’ler üretebiliyor ama aynı zamanda daha ezoterik ve dinlendirici ambians müzik de yaratabiliyor.Track’ler paylaştık ve benzer müzisyenlere atıf yaptığımızı fark ettik. Sonuçta benim için görüntü sestir. Ben görüntü yönetmeniyim. Görüntünün duyusallığıyla çalışmayı severim. İyi bir hikâye anlatıcısı değilim. İyi bir oyuncu değilim. Ama iki görüntüyü nasıl koordine edeceğimi bilirim. Amacımız bu müzikal işitsel manzarayı inşa etmekti—filmin gürültüsünü müziğin bozulmuş gürültüsüyle olabildiğince doğal ve organik bir şekilde bağlamak.Filmin bariz etkileri var—Sorcerer (1977), Mad Max filmleri—ama basın notlarında sadece bir filmden bahsediyorsun: Abbas Kiarostami’nin Taste of Cherry (1997) filminden, ölümle nasıl başa çıktığı açısından. Bu ilginç geldi.Üniversitede görsel iletişim okudum ve o dönemde çok yönetmen keşfettim. Ama Fas’a taşınınca “Tamam, yeter. Ustalarımı buldum” dedim. Şöyle derdim: “Baba adına, Bresson (akıl), oğul adına, Kiarostami (kalp) ve kutsal ruh adına, Tarkovsky (ruh).” Yani üç ustam vardı ve her biri bana farklı boyutlarda yardım etti.Diğer etkilere gelince—bak, ben Avrupalı bir yönetmenim. Film Avrupa duyarlılığıyla ve Avrupa bütçesiyle yapıldı ama neredeyse Amerikan tarzında tartışmalı duygularla uğraşıyor. 70’lerin Amerikan sinemasını severim. Stüdyoların yönetmenlere yardım ettiği bir dönemdi. Bir şeyler oluyordu. Toplum bugün gibi çok kutuplaşmıştı, çok şiddet vardı. Ama aynı zamanda New Age hareketiyle maneviyat geri dönüyordu. Sonra Apocalypse Now (1979), Easy Rider (1969), Two-Lane Blacktop (1971) var. Zamanla gerçekten bağ kuran bir sinemaydı. Biz de Sirât ile bunu yapmak istedik: zamanımızdan bir şey ifade eden, bu ânın enerjisine sahip bir film. Uçuruma bir sıçrayış, sonun kutlaması. Dünya bitiyor ama dans etmeye devam et. Bağırabilirsin, ağlayabilirsin ama bir raver’ın her zaman dediği gibi: dans etmeye devam et.
Jordan Cronk, film eleştirmeni ve Acropolis Cinema gösterim serisinin kurucusu. Los Angeles Film Eleştirmenleri Derneği üyesi ve Cannes’da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde program danışmanı.
Yorumlar
Yorum Gönder